| Sayın Medya Yöneticisi,
Sayın
Oktay EKŞİ Tüm medya temsilcilerinin katıldığı, 12.03.2005 günlü toplantıda oluşturulan Çalışma Grubunun verdiği görev uyarınca hazırladığımız, Yeni Türk Ceza Yasası'yla ilgili raporu bilgilerinize sunuyoruz. 23.03.2005
(Not: NTV Hukuk Başdanışmanı Av.Fikret İlkiz yazılı katkıda bulunmuş, Anadolu'da Vakit Gazetesi Hukuk Danışmanı Av.Ali İhsan Karahasanoğlu çalışmalara katılmamakla birlikte yapılan öneriyi benimsediğini bildirmiştir.)
RAPOR
Oysa, Yeni TCY tasarısı, büyük bir telaşla, yaz sıcağında TBMM'ne sunuldu. Alt komisyon hükümet tasarısını önemli ölçüde değiştirmiş, adeta yeni bir metin hazırlamıştı. Tutarsızlıklar vardı, yanlışlar vardı. Üzerinde çalışma yapmak, konuşup tartışmak gerekiyordu. Ama, "yeni" bir yasanın Avrupa Birliği Komisyonu tarafından 6 Ekim 2004'de açıklanacağı bildirilen İlerleme Raporu ile 17 Aralık zirvesini çok etkileyeceği düşünüldüğü için, çağrılara kulak asılmadı. Ve alt komisyonun bu "yeni" metni, içeriği tam tartışılamadan, eksiklikleri / yanlışları anlaşılamadan, Ağustos / Eylül aylarına sıkıştırılıp 26.09.2004 günü kabul edildi. Ceza Yasası gibi bir yasayı aceleye getirmenin, beklenmedik sorunlara yol açacağı çok anlatıldıysa da, işe yaramadı. Ve sonuçta, 80 yıllık birikime sırtını dönmüş, dili özensiz, sistematiği bozuk, cezaları ölçüsüz / orantısız bir metin, "büyük reform", "devrim" nitelemeleriyle yasalaşmış oldu. Daha 2,5 ay önce (26.06.2004'te), iletişim (basın) özgürlüğüyle ilgili, 5187 sayılı Basın Yasası yürürlüğe girmişti. Bu yasa, demokrasimiz açısından önemli bir adım sayılarak, basın örgütleri tarafından desteklenmişti. Artık, basın yoluyla işlenen suçlar için hapis cezası verilmeyecekti. Ama, basın yasasından hemen sonra kabul edilen, 5237 sayılı Ceza Yasası, iletişim (ifade) özgürlüğünü ciddi biçimde sınırladığı gibi, basın yoluyla işlenen suçlara verilecek cezanın 1/2 veya 1/3 oranında artırılmasını öngörüyordu. Metinde hiç yer almayan zina tartışması bu tehlikeli maddelerin konuşulup anlaşılmasına engel oldu. Akademik toplantılarda dile getirilen eleştiriler, meslek kuruluşlarının değerlendirme ve önerileri hiç dikkate alınmadı. Hatta, Ceza Yasası üzerine çalışanlar, 2,5 ay önce kabul edilen Basın Yasası'nın 28. maddesini bile geçersiz kılabilecek bir düzenleme yapıp bıraktılar. Basın Yasası'nın 28. maddesinde "18. ve 22. maddelerdeki suçlar dışında ki suçlar için hükmedilen para cezaları, hürriyeti bağlayıcı cezaya çevrilemez" deniliyordu. Ancak, bu madde TCK'nun 5. maddesi ve 52/4. maddesiyle önemli ölçüde anlamını yitirmiş oldu. Artık, 1. Nisan'dan sonra, basın suçları için verilecek para cezaları ödenmezse pekala hapis cezasına çevrilebilme olasılığı doğmuştur. Bu, çok ciddi bir tehlikedir. İvedilikle düzeltilip değiştirilmelidir. Ve TCK'nın 51. maddesine göre, hapis cezaları ertelenebilecek, ama para cezaları ertelenemeyecektir. Bu kural, cezanın kişiselleştirilmesini önleyeceği gibi, kesinlikle haksız ve adaletsiz sonuçlar verecektir. Mutlaka düzeltilmelidir. Şimdi, yürürlük tarihi (01.04.2005) yaklaştıkça, iletişim (ifade ve basın) özgürlüğü açısından yaşanacak sorunlar gündeme gelmeye başladı. Başvurularla köşe yazıları ve tepkiler birbirini izledi. Çünkü, 1 Nisan'la birlikte ciddi sorunlar yaşanacağı apaçık ortaya çıktı. Elbet, bu sorunları görüp çözüm üretilmesi gerekir. Sorun, daha önce neredeydiniz denilerek geçiştirilemez. Nitekim, yasanın yaratacağı bazı sıkıntılara işaret ederek verilen değişiklik önerisi, yasanın çok büyük sıkıntılar yaratacağını apaçık gösteriyor. Gerçekten, 8 Mart günü Adalet Komisyonu
kayıtlarına giren ve alt komisyona gönderilen değişiklik önerisinin genel gerekçesi
ile 1. madde gerekçesi aynen şöyle diyor: 1. Madde Gerekçesi: Mevcut yasa, özellikle iletişim (ifade ve basın) özgürlüğü açısından, yasallık ilkesine aykırı düzenlemelerle doludur. Dolayısıyla, basın mensupları ciddi tehlikelerle karşı karşıya kalacaktır. Sorun yaratacak bu maddeler aşağıya çıkarılmıştır. İntihar 5187 Sayılı Yasa Görüldüğü gibi, 2,5 ay önce yürürlüğe giren Basın Yasası'nın 20. maddesi ile yetinilmeyip "başkalarını intihara teşvik" suçunun basın yayın yoluyla işlenmesi durumu, bir ağırlatıcı neden olarak kabul edilmiş ve 4 yıldan 10 yıla kadar hapis cezası öngörülmüştür. Aslında, Basın Yasası'nın 20. maddesi, çok tutarlı bir bütünlük içeriyor. Düşünülüp tartışılarak kaleme alındı. "Cinsel saldırı", "cinayet" ve "intihar" olaylarını, "haber vermenin sınırlarını aşarak", "özendirici nitelikte" yayınlamayı yasaklıyor. Doğrudur. Ve yaptırımı hapis cezası değil, para cezasıdır. Ama Ceza Yasası'nın 84. maddesi ile ayrıca "başkalarını intihara alenen teşvik" suçu düzenleniyor ve bu suçun basın yayın yoluyla işlenmesi "4 yıldan 10 yıla kadar hapis cezası" gerektiriyor. Eylemin suç sayılması için, belli bir kişinin muhatap alınması ve intiharın gerçekleşmiş olması aranmıyor. Yapılan yayının "başkalarını intihara teşvik" niteliğinde sayılması yetiyor. Türk Dil Kurumu sözlüğüne bakıyoruz, "teşvik"i "isteklendirme", "özendirme" olarak açıklıyor. (TDK, Türkçe Sözlük, 1988, Ankara, Cilt:2, sh. 1465) Bu durumda, bir intihar haberi intihara teşvik (özendirme) sayılırsa, (yazılı basın açısından) iki yasayla karşı karşıya kalınacak. Ve son yasanın (TCY'nın) 4 yıldan 10 yıla kadar hapis tehdidi, görsel, işitsel, yazılı basının korkulu rüyası olacak. Ayrıca, maddenin son fıkrasıyla, adam öldürme fiiline dolaylı faillik gündeme girebilecek. Özellikle, cezaevi ölüm oruçlarını konu alan haberler, "kasten öldürme suçundan sorumlu tutulmayı" gerektirebilecek. Halen yürürlükte olan 765 sayılı Ceza Yasamızın 454. maddesi "Birini intihara ikna ve buna yardım eden kimse müntehirin vefatı vuku bulduğu takdirde üç seneden on seneye kadar ağır hapis cezasına mahkum olur" şeklindedir. Yani, başkasını intihara ikna ve yardım edilmesi sureti ile ölümün gerçekleşmiş olması aranmaktadır. Doğru düzenleme böyle olur. Ama şimdi, bir tehlike suçu yaratılarak, yasallık prensibine ayıkırı ve çok belirsiz bir düzenleme yapılmıştır, kesinlikle tehlikelidir. Basın Yasası'ndaki intihara özendirme (md. 20) suçu ile bu suçun ayrıştırılabilmesi için, madde mutlaka değiştirilip mevcut yasasındaki düzenlemeye dönülmelidir. Hakaret İsnadın
İspatı Kişinin Hatırasına Hakaret
Dünya böyle bir gelişimi yaşarken, 125. ve 127. maddelerle getirilen ölçüsüz sınırlama kabul edilemez. 125. madde önce iletişim (ifade ve basın) özgürlüğünü, sonra demokrasiyi öldürür. Ayrıca, 3. fıkranın (a) bendi ile (c) bendi ve 5. fıkra gereksizdir, tehlikelidir. Bir kere, kamu eleştiriye daha açık olmak durumundayken, ceza ağırlaştırılıyor. (c) fıkrasıyla eleştiri hakkını hepten yasakladığı gibi, türban ve benzeri tartışmalarda da ciddi sorunlar yaratacaktır. Ve 5. fıkra ile ceza katmerli olarak arttırılacaktır. 127. madde ise, gazetecinin "adil yargılanma hakkı" nı da sınırlamaktadır. Özal'ın Irak politikasını, bir koy / üç al yaklaşımını, 12 Mart'ı anlatırken Sadi KOÇAŞ'ın "makabline şamil kanunlar çıkaracağız" lafını, Nihat ERİM'in "hürriyetler üzerine örttüğü şalı" anlatıp değerlendirmek, ölünün hatırasına saygısızlık sayılıp cezalandırılacaktır. Hatta, KAVGAM'ın satışıyla ilgili bir haberde, HİTLER'i anlatmaya kalkmak yasaklanacaktır. Tüm bu nedenlerle, "şerefe karşı suçlar" başlıklı İKİNCİ KİTAP, İKİNCİ KISIM, SEKİZİNCİ BÖLÜM AİHS'nin 10. ve 6. maddelerine aykırıdır. Mutlaka değiştirilmelidir. Haberleşme
Gizliliği Konuşmaların
Kaydı Özel Hayatın Gizliliğini İhlal Kişisel
Verilerin Kaydedilmesi Verileri Hukuka Aykırı Olarak Verme veya Ele Geçirme Nitelikli
Haller Özel yaşama karşı suçlar başlıklı İKİNCİ KİTAP, İKİNCİ KISIM, DOKUZUNCU BÖLÜM'deki düzenleme, yine yasallık ilkesi yönünden, sorun yaratacak bir düzenlemedir. Elbet, özel yaşamı, özel yaşamın gizli alanını korumak gerekir. Gizli dinlemeyi, gizli kaydı önlemek gerekir. Ancak, 132,133,134 ve 135. maddeler iletişim (ifade) özgürlüğünü ölçüsüz biçimde kısıtlama ve gazetecinin çalışma alanını sınırlama tehlikesi taşıyor. Getirilen cezalar çok ağır olduğu gibi, hiçbir hukuka uygunluk nedeni düşünülmemiştir. Örneğin, genel olarak "özel yaşamla", "özel yaşamın gizli alanı" arasında bir ayırım yapılmalıydı, yapılabilirdi. 132. maddeye, "gizli tutulması istenen" kaydı eklenebilirdi. 133. madde çok belirsiz bir düzenlemedir. Özellikle 2. fıkrası yasallık ilkesiyle hiç bağdaşmıyor. Dokuzuncu Bölüm, bu durumuyla AİHS'nin 10. maddesine aykırıdır. Büyük sorunlar yaratacak, iletişim (ifade ve basın) özgürlüğünü kısıtlayacak, çok ciddi bir oto sansüre yol açacaktır. Tabii, bu arada kamu yararı gereği verilmesi gereken haberler yasaklanmış olacaktır. Ayrıca, kişisel verilerin korunmasıyla ilgili 136. ve 137. maddeler basın/yayın dünyası için tehlikelidir. Hiç değilse, doğrudan özel yaşamı ilgilendiren, doğrudan o şahsa özgü verilerle sınırlı tutulabilirdi. Suç İşlemeye Tahrik (218'e göre, basın yayın yoluyla işlenmesi halinde, ceza yarı oranında artırılır) Suçu,
Suçluyu Övme (218'e göre, basın yayın yoluyla işlenmesi halinde, ceza yarı oranında artırılır) Düşmanlığa
Tahrik (218'e göre, basın yayın yoluyla işlenmesi halinde, ceza yarı oranında artırılır)
(218'e göre, basın yayın yoluyla işlenmesi halinde, ceza yarı oranında artırılır) İKİNCİ KİTAP, ÜÇÜNCÜ KISIM, BEŞİNCİ BÖLÜM'de "Kamu Barışına Karşı Suçlar" düzenlenirken, yine yasallık / ölçülülük / orantılılık ilkeleri hiçe sayılmıştır. Örneğin, 214. maddenin 1. fıkrasına göre, "suç işlemek için tahrikte bulunan" kişiye, (tahrike konu suçun cezasıyla ilgili bir ölçü konulmadan) en az altı ay ceza verilmesi gerekiyor. Böyle, ölçüsüz ve orantısız bir düzenleme kabul edilemez. Ayrıca, 215. madde ile, "işlenmiş bir suç ve suçluyu övmek" suç sayılırken, aynı yol izleniyor. Övüldüğü kabul edilen suçun niteliği ve cezasıyla ilgili hiçbir ayrım yapılmıyor. Toplumsal inceleme ve araştırmaları, bilimsel tartışmaları bile suç sayan otoriter bir anlayış getiriliyor. Örneğin, 12 Mart'ı, 12 Eylül'ü incelerken, o gün yargılanıp cezalandırılan o kişilerle ilgili değerlendirmeler, işlenmiş bir suçu veya suç işlemiş kişiyi övmüş olmak tehlikesiyle karşı karşıya kalacaktır. 217. maddedeki "kanunlara uymamaya tahrik" suçu da son derece geniş tutulmuştur. Sadece ceza yasası esas alınmalı ve tahrik edilecek suçun cezası ile ilgili bir ölçü konmalıydı. Bugünkü 312. maddenin karşılığı olan "halkı kin ve düşmanlığa tahrik veya aşağılama" başlıklı 216. madde "sosyal sınıf" sözcükleriyle başlıyor. Öncelikle, bu bölüm madde metninden çıkarılmalıdır. Artık dünyada sosyal sınıflarla ilgili düşmanlığa tahrik olasılığı ve tehlikesi kalmamıştır. Böyle bir düzenleme, durup dururken sorun yaratır. Halkın diğer kesimleriyle ilgili düzenleme de yanlış olmuştur. "Halkı kin ve düşmanlığa tahrik" yerine "Halk arasında kin ve düşmanlığı tahrik" denilmesi daha doğruydu. (Prof. Dr. Zeki Hafızoğulları, TBB Dergisi, 2004 Kasım / Aralık, sh. 97) Bu maddenin 2. fıkrasındaki "halkın bir kısmını aşağılama" ve 3. fıkrasındaki "dini değerleri aşağılama" suçları sorun yaratmaya gebedir. Kimler, hangileri, ne kadarı "halkın bir kısmı" sayılacaktır? Ve asıl önemlisi, 3. fıkra ile hangi değerler korunacaktır? Bu düzenleme, açıkça yasallık ilkesine aykırıdır. Özellikle, 215 ve 216/3'te yer alan düzenleme çok tehlikelidir. Örneğin, etik açıdan ötenaziyi savunamazsınız veya kürtajda yasayla belirlenen süreye karşı çıkamazsınız. Bu nedenle, "bir suçu ve işlenmiş suçtan dolayı bir kişiyi övme" tanımı belirsiz ve tehlikelidir. Aynı şekilde, 216/3'te yer alan "bir kesimin benimsediği dini değerleri aşağılama" tanımı yetersiz ve tehlikelidir. Sonuç olarak, Avusturya Ceza Yasası'nın 283 ve Alman Ceza Yasası'nın 130. maddesinden esinlenerek (TCK 312 yerine) düzenlendiği anlaşılan, 216. maddenin 1 ve 2. fıkraları soyutluktan yine kurtarılamamıştır. Dolayısıyla, sorunlara yol açacaktır. Örgüt Propagandası 220. maddede kanunun suç saydığı fiilleri işlemek amacıyla örgüt kurulması yasaklandığı gibi, son fıkrada bu örgütün veya amacının propagandası yasaklanıyor. Ayrıca, propaganda suçunun basın yayın yoluyla işlenmesi durumunda, yine cezanın yarı oranında artırılacağı belirtiliyor. Müstehcenlik Öncelikle, "müstehcenlik" deyimi yeterli ve belirli bir tanımı içermiyor. Belki, müstehcenlik yerine "pornografi" denilmesi daha doğru olurdu. Ayrıca, müstehcenlik konusunda, genel bir hukuka uygunluk nedeni belirlenip kabul edilmelidir. Sanat, bilim ve haber verme gibi etkinlik ve çalışmaları koruyucu bir çözüm üretmek gerekir. Bu yapılmadıkça 226. madde sorunlara yol açacaktır. Ayrıca, getirilen düzenleme, satış ve dağıtımı yapan gazete bayileri gibi kişiler açısından risk yaratmaktadır. Maddenin 1. fıkrasının (c) bendindeki "Bu ürünleri içeriğine vakıf olunabilecek şekilde satışa veya kiraya arz eden" ifadesi, eylemi tanımlamakta yetersizdir. Çünkü, bu ürünlerin tamamı kapalı poşet veya kapaklı kutu içinde satışa sunulmaktadır. Dış görünüşten veya kapağındaki resimlerden içeriğini bilmek kolaylıkla mümkün olabilir. Ve aslında madde, bu tip ürünlerin 18 yaşından büyüklere, seks-shop gibi yerlerde satışa sunulmasına imkan vermektedir. Bu durum (c) bendi ile çelişki yaratmaktadır. Diğer yandan 2. fıkrasındaki "yayınlanmasına aracılık etmek" ifadesi çok geniş yorumlanıp yayın ile ilgisiz bir çok kişinin bu suçun faili olması sonucunu doğurabilir. Örneğin baskıda kullanılan kağıt ve benzeri hammaddeleri sağlayan, dağıtan, nakil eden kişiler asıl fail ile birlikte bu suçtan yargılanabilir. Yayınlanmasına aracılık eden ifadesi madde metninden çıkarılmalıdır. Maddenin 4. fıkrasındaki "doğal olmayan yoldan yapılan cinsel davranışlar" ifadesi kişiye ve zamana bağlı olarak değer yargılarına göre değişebilir. Günümüzde bazı AB ülkelerinde aynı cinsten insanların birlikteliği yasal olarak tanımakta, bir çok yerli veya yabancı ünlü müzisyen ve sanatçılar homoseksüel ilişkilerini gizlememektedirler. Bunlardan biri hakkındaki masum bir magazin haberinin, doğal olmayan cinsel davranış olarak yorumlanıp maddenin en ağır cezası ile cezalandırılması mümkündür. " Doğal olmayan yoldan cinsel davranış ifadesi madde metninden çıkarılmalıdır. Fiyatları Etkileme Fiyatları etkileme başlıklı bu madde ile işçi ücretlerinin ve malların değerinin artıp eksilmesine yol açacak "yalan haber" yayını yasaklanıyor. Bu düzenleme, ekonomiyle ilgili incelemeler ve ekonomik duruma ilişkin haberler için kullanılabilecek, dolayısıyla demokrasi açısından çok ciddi bir tehdit oluşturabilecektir. Bu konulara ilişkin haberlerden hepsinin nasıl "yalan" sayılacağı ve yalan olduğunun nasıl saptanacağı belli değildir. Örneğin, Türkiye'de işçi ücretlerinin çok düşük olduğu, uzunca bir süredir reel değer kaybettiği söylense, bu saptamanın "yalan" olduğuna kim karar verecektir? Toplumda önemli bir kesim açlık sınırı altında yaşarken, ücretlerin yükselmesine yol açmak ve bunu amaçlamak, nasıl ve niye suç olacaktır? İftira Pişmanlık Yasanın "iftira" başlıklı 267. maddesi, 269. maddeyle birlikte, basına duyulan öfkenin tipik bir örneğidir. Alt komisyon, bu suçla ilgili 80 yıllık birikimi hiçe sayıp Dönmezer taslağı ile hükümet tasarısını da atlayarak, madde metnine "basın ve yayın yoluyla" sözcüklerini eklemiştir. Hemen belirtelim ki, bu ekleme çok önemli sonuçlar verebilecektir. Artık, "iftira" suçunun oluşması için, "adliyeye veya durumu adliyeye bildirmekle görevli bir makama" ihbar ve şikayet etmiş olmak aranmayacak. Vurgun / soygun haberini salt yayımlamış olmak yeterli sayılacak ve bu yayın nedeniyle, ilgili kişi hakkında savcılığın soruşturma başlatması değil, bağlı olduğu disiplin kurulunun soruşturma başlatması bile gazetecinin 1 yıldan 4 yıla kadar cezalandırılmasına yol açacaktır. Yapılan düzenleme kesinlikle yanlıştır. Bir kere, "iftira" mevcut yasada ve yeni yasada "adliyeye karşı suçlar" bölümünde yer alıyor. Yani, bu suç tipiyle adliyenin yanıltılması önlenmek isteniyor. Demek ki, disiplin suçunu ilgilendiren eylemler, bu maddeye giremez, girmemelidir. İkincisi, suç sayılan bir eylemle, disiplin suçunu gerektirecek bir eylemi bir insana yüklemenin, aynı değerde sayılması ve ikisi için de 1 yıldan 4 yıla kadar ceza öngörülmesi olacak şey değildir. Kabul edilemez. Ve asıl önemlisi, "iftira" için mutlaka yetkili makama başvuruda bulunulmuş olması aranmalıdır. Nitekim, mevcut yasa ve yerleşmiş uygulama bu yöndedir. Eylemin basın yayın yoluyla yöneltilmesinin "iftira" sayılması, vurgun ve soygunla mücadelenin önünü keser. Elbet, yapılan yayın yanlış olabilir, haksız olabilir. Bu durum cevap ve düzeltme yoluyla veya tazminat davasıyla onarılır. Yayınlanan gerçeğe aykırı haber nedeniyle, masum bir insan soruşturmaya uğramıştır diye, gazeteciyi iftiradan mahkum etmek, demokrasiyi öldürür. Bu düzenleme, açık ve saydam toplum anlayışıyla bağdaşmaz. Sonuçta iletişim (basın) özgürlüğü boğulmuş olur, haksızlıklar ve yolsuzluklar korunmuş olur. Ayrıca, yine "iftira" suçuyla ilgili 269. madde, basına duyulan "düşmanlığı" apaçık sergiliyor. Madde, yaptığı haksızlığı düzelten faile daha az ceza verileceğini belirterek, eylemin yaratacağı zararı azaltmayı amaçlıyor. Bu düzenleme, ceza siyaseti bakımından doğrudur. Dolayısıyla, etkin pişmanlık bir indirim nedeni sayılmalıdır. Ama, alt komisyon basına çok kızdığı için, etkin pişmanlık başlıklı 269. maddenin 5. fıkrasında, "suçun basın yayın yoluyla işlenmesi halinde, bu madde hükümleri uygulanmaz" deniyor. Böylece, gazetecileri mutlaka cezalandırma yolundaki kararlılık, zararı azaltma amacını terk ettiriyor. Ve suç siyaseti ile hukuka kesinlikle aykırı bir yol izleniyor. Gizliliği İhlal Gizliliğin İhlali başlıklı bu madde ile ölçülülük ve orantılılık ilkesi aşılmıştır. Elbet, soruşturmanın gizliliğini korumak gerekir, kapalı yapılmasına karar verilen duruşmadaki açıklamaların yayınlanmaması gerekir. Ama, özellikle basın için, cezanın 1,5 yıldan başlatılması çok ağır yaptırımdır. Makul sayılacak bir düzeye çekilmelidir. Özellikle, 4. fıkra tehlikelidir. "Soruşturma ve kovuşturma evresinde kişilerin suçlu olarak damgalanmalarını sağlayacak şekilde görüntülerinin yayınlanması" ne demektir? Eğer, sanıkların getirilip / götürülüşü kastediliyorsa, kamu görevlileri ve kamuya mal olmuş kişiler yönünden bu görüntülerin çekilmesi / yayınlanması niye yasak olsun? Eğer, getirip / götürmede kolluk güçleri kural dışı davranıyorsa, bu bir haber değil midir? Ve hangi görüntü "suçlu olarak damgalayıcı" sayılacak, buna kim karar verecektir? Elbet, asıl önemlisi, bu madde "adliyeye karşı suçlar" bölümünde yer almıştır. Oysa, 3. fıkra masumiyet ilkesi ve kişilik hakları ile ilgilidir. Böyle bir bölümde yeri olamaz. Sadece, duruşma içinde görüntü alınması yasaklanabilirdi. Duruşmada çekim, sanık ve tanıkların gösteri yapmasına yol açtığı için, yani yargılamanın selameti için yasaklanabilirdi. Düzenlemenin böyle yapılması ve 3. fıkranın kaldırılması gerekir. Aksi halde, kamuoyunun bildiği kişilerin mevcut resimlerinin bile yasaklanmasına yol açılır. Mutlaka düzeltilmelidir. Yargılamayı Etkileme ve Teşebbüs 5187 Sayılı Yasa 5187 sayılı Basın Yasası'nın 19. maddesindeki para cezası yetersiz görülmüş olacak ki, "Adil yargılamayı etkilemeye teşebbüs" başlıklı 288. madde ile 9 aydan 3 yıla kadar hapis cezası öngören bir düzenleme getirilmiştir. Böylece, Basın Yasası'nın 19. maddesine göre açılmış soruşturma ve davaların yarattığı şaşkınlık geçmeden, gazeteciler için hapis cezası tehdidi gündeme girmiştir. Bu durumda, yazılı basın ile işitsel ve görsel yayın için farklı uygulamalar doğacaktır. Yazılı basın TCY'nın 288. maddesi ile Basın Yasası'nın 19. maddesinin tehdidi altında kalırken, görsel ve işitsel yayın yalnız 288. maddeye bağlı tutulacaktır. Yani görsel, işitsel yayın (mütalaa niteliği taşımamak kaydıyla) içerik yayınlamakta özgür olacak, ama bu imkan yazılı basına kapalı kalacaktır. Sırf bu tutarsızlık bile, yapılan düzenlemenin yanlış olduğunu gösteriyor. Beslenmeyi Engelleme Beslenmenin engellenmesi ile ilgili bu maddenin 2. fıkrası "açlık grevine ve ölüm orucuna teşviki" suç sayarken, yasallık ilkesine uygun bir tanım getirmiyor. Dolayısıyla, cezaevinde yaşanan olayın haberini vermek, açlık grevine teşvik sayılabilecektir. Cumhurbaşkanına
Hakaret Devlet Organlarını Aşağılama Mevcut yasadaki 158 ve 159. maddenin karşılığı olan bu maddelerden ilkiyle cumhurbaşkanına hakaret suçu düzenlenirken, 301. madde ile TBMM'ni, hükümeti ve diğer devlet organlarını, Türklüğü, Cumhuriyeti "alenen aşağılama" suçu düzenleniyor. Bir kere, 125 ve 299. maddelerde "hakaret" sözcüğü kullanılırken, uygulamada en çok karşılaşılacak 301. maddede "aşağılama" sözcüğünün kullanılması kesinlikle yanlıştır. Böyle bir düzenleme mevcut 159. maddeden daha çok sorun yaratacaktır. Çünkü, "aşağılama" sözcüğü, her türlü "küçük düşürücü" değerlendirme ve eleştirileri kapsayacak biçimde yorumlanacaktır. Altını çizerek belirtmeliyiz ki, gelişen dünyadan, devletin organlarını aşağılama veya tahkire karşı koruma anlayışı terk edilmektedir. Bu nedenle, özellikle 301. maddeyi, demokratik bir hukuk devleti için, kabul edebilmek mümkün değildir. Ayrıca, devletin erklerini korumak yerine "teşkilatı" korumaya kalkmak, özgürlük alanını iyice daraltacaktır. Ve 301. maddenin 3. fıkrasındaki "Türklük" kavramı, gerekçeyle birlikte yorumlanacak olursa, büyük sorunlar yaratacaktır. Maddenin sonuna eklenen 4. fıkra, kesinlikle eleştiri hakkını koruyamayacaktır. Kaldı ki, gazeteci eleştiri dışında, haber verme hakkını kullanan kişidir. Salt eleştiriyi hukuka uygunluk nedeni saymak, haber vermeyi güvencesiz kılacaktır. Ve aşağılama kastının belirsizliği karşısında, mevcut 159. maddeden daha kötü uygulama örnekleri yaşanacaktır. Oysa, "kurumsallığına dokunmadan eylem ve işlemlerinden ötürü siyasal iktidarları beğenmemek, kötülemek, yermek ve gene devletin bizzat erklerine saldırmadan, kamu idaresinin eylem ve işlemlerini, bu sınırlar içinde kalarak isteyenin istediği biçimde değerlendirmesi, demokratik, toplumsal - siyasal hayatın olmazsa olmazıdır. Kamu idaresinin eylem ve işlemlerinde bir dokunulmazlığı yoktur." "Kanunun 301. maddesi …gerekçede aksi iddia edilse bile, iletişim (ifade özgürlüğü) alanını belirsiz bir biçimde daraltmıştır. Özellikle, siyasi çekişmelerin çok yoğunluk kazandığı günümüzde, … ifade hürriyeti, eskiden olduğundan daha çok, bilirkişilerin insafına terkedilmiş olacaktır." (Hafızoğulları, agm., sh. 98, 99) Tehlike büyüktür. Düşünülmesi ve düzeltilmesi gerekir. Savaşa Tahrik "Devlete
Karşı Savaşa Tahrik" başlığını taşıyan 304. madde, "hasmane hareketler
için tahriki" de suç sayıyor. "Türkiye'ye karşı hasmane hareketlerde
bulunması için yabancı devlet yetkililerini tahrik" tanımı, yasallık ilkesine
hiç uygun olmayan, soyut bir tanımdır. Özellikle, Türkiye'deki ABD karşıtlığının,
ABD yetkililerince büyük sorun sayıldığı düşünülürse, tehlikenin büyüklüğü kolayca
anlaşılır. Yabancı devletlere yönelik her eleştiri, 10 yıldan 20 yıla kadar hapis
tehdidini gündeme getirebilir. Ve suç basın yoluyla işlenmişse, cezanın 1/3 oranında
artırılacağını ayrıca belirtmek gerekir. Doğaldır ki, bu düzenleme çok tehlikelidir. Madde başlığında "hareket" denilmesine ve 2 fıkrada "fiil" sözcüğü kullanılmasına rağmen, bu madde "hareketi" cezalandırmıyor. Kısacası, madde başlıkla hiç bağdaşmıyor. "Milli yararlara aykırı fillerde bulunmak maksadıyla" (yani fiil gerçekleşmeden) sırf bu maksatla yabancıdan maddi yarar sağlamış olmak, 3 yıldan 10 yıla kadar hapis cezasıyla cezalandırmayı gerektiriyor. Oysa, ceza hukukunun temel kuralı, hareket olmadan ceza olmaz kuralıdır. Ama, yapılan düzenleme bu temel kuralı çiğniyor. Ayrıca, aynı maksatla hareket etmek için, maddi desteği bir Türk'ten sağlamak suç sayılmadığı gibi, bir yabancının aynı maksatla bu işi yapması da suç sayılmıyor. Çünkü, yalnız "vatandaş" olanların bu suçu işleyebileceği kabul ediliyor. Ve milli yarar deyiminden, "cumhuriyetin anayasada belirtilen temel nitelikleri"nin anlaşılacağı belirtiliyor. İstenilen her durumda uygulanabilecek, böylesine soyut bir maddenin büyük sorunlar yaratacağı açıktır. Doğrudan bilim, araştırma ve inceleme özgürlüğü tehdit altında olacaktır. Örneğin, uluslararası bir kuruluştan sağlanacak destekle yapılacak incelemeler için kolaylıkla uygulanabilecektir. Düzenleme, tam otoriter bir anlayışın ürünüdür. Çok tehlikelidir. Mutlaka değiştirilmelidir. Askerlikten
Soğutma Madde, halkı askerlikten soğutacak şekilde "teşvik ve telkini" cezalandırıyor. Ve suç basın yoluyla işlenmişse, verilecek cezanın yarı oranında artırılması öngörülüyor. Ancak, AİHM kararına göre, buradaki müdahalenin ve yaptırımın ölçüsüz olduğunu kabul etmek gerekiyor. En azından, barış zamanında vicdani ret düşüncesinde olanlar için, bir çözüm üretilmesi gerekir. Hiç değilse, eylemde halkı askerlikten soğutmaya elverişliliğin aranması, bilim ve sanat alanı için bir hukuka uygunluk nedeni konulması gerekir. Aksi halde, bu düzenleme ölçüsüz bir düzenleme sayılacaktır. Değiştirilmelidir. Savaşta yalan Haber Güvenlik Bilgileri Temini Siyasal Yarara İlişkin Bilgileri
Açıklama Yasak Bilgiyi Temin Yasak
Bilgiyi Açıklama Belgeleri Elde Bulundurma Maddelerde yer alan "abartılmış veya özel maksada dayalı havadis veya haber", "milli yararlara zarar verebilecek herhangi bir faaliyet", "yabancı paraların değerini düşürmeye … yönelik hareket", "iç ve dış siyasal yararlara aykırılık" gibi tanımlar belirsizdir, kesinlikle yasallık ilkesine aykırıdır. "Niteliği itibariyle gizli tutulması gereken bilgi" nedir? "Nitelik" neyi ifade edecektir? Her bir idari birimin, "gizli" saydığı bilgiler olabilir. Bunların hepsi aynı değerde sayılamaz. "Devletin siyasal yararı" nedir, kime göre şekillenecektir? Bu maddelerde, kesinlikle yasallık ve açıklık yoktur. Tehlikelidir. Değiştirilmelidir. Ayrıca, yeni yasanın "Yabancı Devletlerle Olan İlişkilere Karşı Suçlar" başlıklı İKİNCİ KİTAP, DÖRDÜNCÜ KISIM, SEKİZİNCİ BÖLÜMÜNDE (340, 341 ve 342. maddeler) yabancı devlet başkanlarına, yabancı bayrağa ve yabancı devlet temsilcilerine karşı suçlar yer alıyor. Dolayısıyla, eleştiri / tahkir değerlendirmesi yönünden, bu maddeler de iletişim (ifade ve basın) özgürlüğünü ilgilendiriyor. Sonuç olarak, Yeni Ceza Yasası, belli bir felsefi temele dayanmadığı gibi, kendi içinde bütünlüğü olmayan, sistematiği bozuk, dili kesinlikle özensiz, cezaları ölçüsüz ve keyfiliğe açık bir yasadır. Oysa kanunilik (yasallık) ilkesi uyarınca, kişi hak ve özgürlüklerinin korunabilmesi için, suçların ve temel kavramların yalnızca yasada gösterilmiş olması yetmez. Ayrıca, bunların farklı anlayış ve yorumlara yol açmayacak biçimde, doğru, açık ve net olarak tanımlanmaları gerekir. Hemen belirtelim ki, yorum ve uygulama farklılıklarından doğacak sorunlar, söylendiği gibi içtihatlarla düzeltilemez. Çünkü, açılacak soruşturmalar ve yargılama süreci uzun bir zaman alacağı gibi, bu aşama bitmeden 5235 sayılı yasa yürürlüğe girecektir. Dolayısıyla, Yeni Türk Ceza Yasası'nın basın / yayınla ilgili birçok maddesi Yargıtay'a gitmeden, istinaf incelemesi ile kesinleşecektir. Unutmayalım ki, yargı bağımsızlığı Türkiye'nin temel bir sorunudur. Ve istinaf mahkemelerinin bağımsızlığı konusunda çok ciddi kuşkular yaşanacaktır. Bu durum, yasallık ilkesine uymayan düzenlemelerin keyfi biçimde uygulanmasına yol açacaktır. Durum açıktır. Tehlike büyüktür. Bu nedenle, yasanın yürürlüğe girmesi (bir yasayla) en az 6 ay ertelenmeli veya sorun yaratabilecek maddeler ivedilikle değiştirilmelidir. Yapılacak çalışmalara katılmayı görev sayacağımızı, gerekirse her madde için öneri hazırlayıp sunacağımızı belirtiyor, durumu takdirlerinize sunuyoruz. Saygılarımızla. 23.03.2005" İsmail
Kahraman |